1. YAZARLAR

  2. Ahmet Şükrü KILIÇ

  3. Siyaset şairlerin aşkı gibidir!
Ahmet Şükrü KILIÇ

Ahmet Şükrü KILIÇ

Yazarın Tüm Yazıları >

Siyaset şairlerin aşkı gibidir!

A+A-

Siyaset, birçok insan için şairlerin aşkı gibidir.

Siyasette insan bir süre flört hayatı yaşasın yeter, başka bir şeye gerek kalmaz.

Gözünü açtığı makam, gönlünü kaptırdığı imtiyaz kendisinden ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, geçmişin hatırasının bir gün canlanacağını hayal eder insan.

Gerçek anlamda da gönül işleri insanı siyasette bir yerlere taşıyabilir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün kendisinden küçük olarak anlatılsa da aslında 16 yaş büyük olan gençlik aşkı Hatice Özgener’in 1935’te meclise ilk kadın milletvekili olarak girmesinin nedeni de bir gönül hikayesidir.

Günümüz siyasetçilerinin gönlü daha da geniştir; ticari gönül ortaklıkları, sır ortaklıkları, kirlenmişlik ortaklıkları, hesabı kapatma ortaklıkları olduğu gibi hacı rafıklığı da, bacanaklık da, damatlık da insanın bir yerlere taşınması için yeterlidir.

AK Parti’de unutulmuş insanların bir anlık hatırlanışla yeniden siyaset sahnesinde hortlatılmasını anlamak hiç de zor değildir.

Aynı hatırlanış yarın Abdullah Gül’e, Ahmet Davutoğlu’na yapılsın, “Vefa” konuşulur, onlara en fazla hakaret eden insanlar bir anda methiyeler düzmeye başlar.

Bir anlık hatırlanış insanın yüreğini hoplatır.

Eski dost düşman olmaz” şarkıları hep bir ağızdan söylenir.

Cemal Süreya der ki; “Günlerce konuşmaz, yazmaz, aramaz, sormaz; sonra gelir bir “Merhaba” der, yine o kazanır.

Bütün mesele güçtür, güç elinde olduğu sürece belirleyici kişinin “Lütfu da hoş gelir insana, kahrı da!

Sezai Karakoç’un “Mona Rosa”sı siyasette de yüktür.

Kendi dünyasında yaşanan bir aşk halidir, o duygu kurduğu partide de dünyayı kendi etrafında döndürür.

Sevdikleri başkalarıyla nikah kıyar, kurduğu partide de basın bildirisi yayınlamaktan öte bir iş yüklenmez.

Ne küstüğü dağdan bir yankı duyulur ne de bir tazı koşar peşinden.

Nazım da Necip Fazıl da kendi aşklarını yaşayan insanlardır.

Onlar kendilerine aşık eden adamlardır.

Ele avuca sığmayan, kendi ayakları üzerinde duran, eğilenleri ayağa kaldıran adamlardır.

Ne aşkları bir münzevi aşktır, ne de haykırışları.

Aşklarının da, kavgalarının da karşılığı vardır.

Necip Fazıl denildiğinde karşısında Firavun da vardır, Karun da vardır, Belam da vardır.

İnancını aşka döndürenlerin karşısında bir Firavun, bir Karun, bir Belam yoksa o aşk meşk ortamlarında zikir olur, sema olur.

Siyasette hatırlanan değil hatırlatan olunmak gerekiyor.

Aşk bir köleyi komutan, bir bedeviyi vali, bir zalim hakemi cahil yapma sanatıdır.

Kendi inandığımız değerleri bir flörte kurban verdiğimizde bekleyen olmaktan, bekletilmekten zevk duyulan olmaktan kendimizi kurtaramayız.

Aşk bir heyecandır, aşk bir kavgadır, aşk vazgeçmemektir, aşk yenilgiyi kabul etmemektir, aşk bir yürekte karşılık bulmuyorsa tükenen bir duygu da değildir, kendi nefes alacağı yüreği bulduğu anda orada boy salan bir emektir.

Siyasetin belirleyici aktörleri, Cemal Süreya’nın “Ben senin sevgilin, baban, ağabeyin, arkadaşınım… Biri bitse biri kalır. Seni hiç bırakmayacağım.” duygusunu insanî bir duyarlığa dönüştürebilseydi, kimsenin hortlatılmasına, horlanmasına da gerek kalmayacaktı.

Tutku bir sahiplenmeye dönüştüğünde aşkın üzerini hırs kabuk bağlar, en korkutucu olanı da odur; sevdiği için yapmayacağı yoktur, sevdiğine yapmayacağı da yoktur.

Bizler kendi aşk hikayesini yazan insanlar olmak zorundayız.

Kendi hikayesini yazamayan insanlar, kendilerini avutacak hikayeler okumak zorunda kalır!

Kendilerini hikayelerle avutan insanların kahramanları da masal kahramanlarından öteye geçmez.

Bizler siyaseti Peygamberlerden öğrendik.

Siyer okuyacağız, sürekli okuyacağız!

Yaşanan Kur’an nasıl olunuyormuş sadece O’nu örnek alacağız!

Türkiye’de ister siyasi olsun, ister cemaat hareketleri olsun hepsi rabıtayı esas alır, bir anlık rabıta kesintisi insanı aforoz etmeye yeter.

Siyaset bir farz-ı kifaye de değildir, farz-ı ayn’dır.

Lağım suları karışmış şebekelerden alınan abdestlerle namaza da durulmaz.

Dört bir yandan kaynak sular akıyor, çağlayanlardan beslenemiyoruz, bir türlü kendimiz olamıyoruz.

Aslında kaide de bellidir; su geldi mi teyemmüm bozulur!

Önceki ve Sonraki Yazılar