1. YAZARLAR

  2. Ahmet Şükrü KILIÇ

  3. Sen kime benziyorsun, söyleyeyim sana!
Ahmet Şükrü KILIÇ

Ahmet Şükrü KILIÇ

Yazarın Tüm Yazıları >

Sen kime benziyorsun, söyleyeyim sana!

A+A-

Fetihle zafer arasında uzaktan yakından hiçbir benzerlik yoktur. Fetih adaleti, zafer haklı ya da haksız galibiyeti belirler. Fetih’te galibiyet sarhoşluğundan eser bulamazsınız, zafer’de galibiyetin gururunu her köşeye taşıma telaşı vardır.

Mekke’nin fethinde, İslam ordusu şehre yaklaşıyor.

Allah’ın Resulü Muhammed (s.a.v.) yol kenarında yavrularını emziren bir köpek görür. Hemen Cuayl b. Suraka’ya köpeğin başında nöbet tutmasını söyler.

Atlardan, develerden, yayalardan köpeğin ürküp yer değiştirmesinin, yavrularını taşıma derdine düşmesinin, zarar görmesinin önüne geçer.

Fetih’te gözlerin her yeri görme feri ve bilinci diridir. Fetih’te gözü de gönlü de açan kavi bir iman vardır; hedefe yönelmenin her zaman önüne geçen adalet inancı vardır.

Fetih yaşatmak içindir, zafer işgali de içinde barındırır. Mekke’ye İslam ordusu girdiğinde, Muhammed (s.a.v)’in deve üzerinde, başının öne eğik olduğunu, vücudunu iki büklüm deveye yasladığını görürüz. Yumruklar havada zafer naraları atılmaz.

Bizleri şehrimizden sürdünüz, anayı çocuklarından, kadını kocasından, akrabaları birlerinden kopardınız hıncı yüreklerde taşınmaz.

Zulme karşı bir zulüm rövanşı yoktur.

Sadece takdir edildiği, neticenin Allah’ın bir lütfu olduğu bilinir. İnsanî duyarlığın bütün zaferlerden daha üstün bir kazanım olduğu akıllardan çıkarılmaz.

Hiçbir kazanım şahsa maledilmez; her kazanım Allah’ın kulları üzerindeki emirleri ve kullarının amellerinin ortak meyveleridir.

Mesele edindiklerimizi yakınlarımızla tanıştırmak!

Daha önce de paylaşmış olduğum bir H.z. Ali hikayesini hatırlatmak istiyorum:

Kadının biri, sırtında tulum ile kendi suyunu taşırken bir sokaktan geçiyordu. Hz. Ali onu görüp, “Bu kadının kimsesi yok, veya varsa çok uzaklarda olmalıdır” diye düşündü. Yanına yaklaşıp kibarca yardımcı olup olamayacağını sordu.

Kadının suyunu sırtında taşıyarak “Niye kendisinin taşımak zorunda kaldığını” merak etti.

Kadın “Benim kocam Ali bin Ebu Talib’in yanındaydı. Savaşta öldü ve artık benim kimsem yok” dedi.

Hz. Ali bu cevabı işitince tepeden tırnağa ateşler içinde kaldı. Evine geldi, sabaha kadar gözüne uyku girmedi. Sabah olunca, Hz. Fatıma, çocukları Hasan, Hüseyin ve kendi maiyetindekilerle birlikte et, ekmek ve hurma alıp, o kadının evine gitti. Kendi elleriyle kebap yaparak, mübarek elleriyle eti yetimlerin ağzına koydu.

Yetimleri kucağına alıp okşadı, yanaklarına yüz sürdü. Alçak sesle kulaklarına: “Sizden haberi olmayan Ali’yi bağışlayın” dedi.

Sonra tandırda yanmakta olan ateşin yanına yaklaştı, ateşin sıcaklığını hissetti: “Ey Ali, bu dünyanın ateşinin hararetini tat ve unutma ki, öteki dünyanın Cehennem ateşinden gafil kalmayasın, halktan, yetimlerden ve fukaralardan da.”

Bu anekdotta benim dikkatimi çeken metodolojidir. Bir yardımda bulunduğumuzda, etkilenecek insanları etkin olan yerle tanıştırmak. Hz.Fatıma ve çocuklar da o aileyi görüyor.

Günümüzde bu tür amellerden etkilenecek insanların, etkin olunacak yerlerle tanıştırılması yoktur.  Tanıştırıldığında aile de sorumluluk taşıyacaktır. Kadının halinden kendi çocuklarını büyüten Hz. Fatıma daha fazla anlar. Evin yoksulluğunu, hatta eve geldiğinde orda gördüğü eksiklikleri de evinden tamamlamak ister.

Çocuklar da kendi giyeceklerini verme duygusuyla tanışır. Etkin olunan yerle, etkilenecekler tanıştırılmadığı için, bir çok sefer aile içinde de çatışma çıkmaktadır. Çocukların rızkını nereye götürüyorsun ya da senden başka kimse kalmadı mı gibi tartışmalar yaşanmaktadır. Bizler ilgilendiğimiz alanlarla kadınlarımızı, çocuklarımızı; kadınlar da eşlerini, çocuklarını tanıştırdığında, belki tanıştıranlardan yeni tanış olanlar daha duyarlı olacaktır.

Allah Resulü Muhammed (s.a.v) ve Hatice validemiz hayatı birlikte omuzlamışlardır. Aile birlikteliklerinin karşısında hiçbir güç duramayacaktır.

Alimlerle sufilerin hikayesi anlatılır:

Eşraftan adamlar; alimler mi daha çok bilgilidir, dervişler mi diye tartışmışlar.  Alimlerle dervişleri yemeğe davet etme kararı almışlar. Ne kadar alim varsa, ne kadar derviş varsa haber salmışlar.  Evin yoluna da kül dökmüşler. Alimlerin hepsi tek tek gelmiş, burnu dikine yürümüşler, her tarafları kül olmuş. 

Dervişler küllü yola hep birlikte gelmişler.  En öndeki derviş külü fark edince,  ‘Kardeşler önümüzde kül var, paçalarınızı sıvayın, benim bastığım yerlere basarak gelin’ demiş.

Eve geldiklerinde ev sahibi öndekine sormuş, ‘Sizin başınız kim?’  Arkadakidir demiş. Arkadaki geldiğinde bu dervişlerin başı sen misin demek, denildiğinde o da arkadaki demiş. Böylece sona kadar devam etmiş. En son adama gelindiğinde, aynı soruya o da öndekiydi demiş.

Sıra yemeğe gelmiş. Sofraya uzun tahta kaşıklar koymuşlar. Alimler ağızlarına götürememiş aç kalkmış; dervişler, önündeki kaşıkla yemeği karşısındaki derviş arkadaşına ikram etmiş, karınlarını doyurmuşlar.

Bugün de alimlerin hangi biri, birbirinin sırtını sıvazlamaktadır. Bizler biliyoruz ki, Peygamber Efendimiz namaz vakitlerinde mescide gelmeyen arkadaşlarının peşine düşmüştür. Niye namaza gelmedi diye değil; ne oldu da gelemedi, bir sorunu mu var diye. Alimlerimiz, aydınlarımız, entelektüellerimiz, hocalarımız, şeyhlerimiz genelde hep nasihat ediyorlar. Nasıl yaşanması gerektiğini öğretecek ne duruşları ne de amelleri bizlere öğreticilik ediyor.

Yerinde öğretim metodu!

Hz. Peygamberimiz ve ashabını geçmeyeceğimiz gibi, mesheb imamlarının hayatına baktığımızda da ‘yerinde eğitme’ tutumları olduğunu hem de en insanî yanlarıyla görmekteyiz.

İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin cemaatinden bir adam, "Hz. Osman Yahudiymiş aslında" diye asılsız dedikodular çıkarıyor. İmam-ı Azam’ın yanındaki talebeleri galeyana geliyorlar. Asla Hz. Osman’a laf söyletmeyiz, bu adama dersini vereceğiz diyorlar. İmam-ı Azam onları yatıştırıyor. Sakın bu adama gidip bir şey söylemeyin diye tembihliyor.

Aradan zaman geçiyor. Kendisi bu iftiracı adamın evine ziyarete gidiyor. Adam gayet memnun ve hoşnut bir şekilde ‘Hazretleri siz benim evime teşrif mi ettiniz, sizi buraya kadar zahmet ettiren sebep nedir’ diye sevinçle karşılıyor. O da ‘Hayırlı haberlerle geldim, kızına çok iyi, benim kefil olacağım bir aile talip oldu’ diyor.

Adam müthiş mutlu oluyor. Çünkü arada Ebu Hanife var. ‘Elbette buyursunlar gelsinler başım üstüne’ diyor.

İmam-ı Azam "Yalnız bir sorun var, aile Yahudi" diyor. Adam celalleniyor: ‘Nasıl olur da benim gibi inançlı bir insana Yahudi bir aileyi yakıştırırsınız’ diye sitem ediyor. İmam-ı Azam müthiş bir cevap veriyor: ‘Hz. Peygamber de iki kızını, ayrı zamanlarda Yahudi olan Osman’a vermemiş miydi?

Ayağına giderek fitnenin kökünü kurutma yöntemi budur işte. Adam hatasını anlıyor, tevbe istiğfar ediyor.

Ebu Cehil’in elli iki kez ayağına giden Peygamber Efendimizin, günümüz varisleri hangi zalimi hakkıyla uyarabilmiştir. Kitaplarında, gazete köşelerinde uyarıların kime ne faydası olmaktadır.

Hiçbir insan ilkelerden kaçışını mizaçlarına kurban verdirtemez. Hz. Hatice’nin Hz. Aişe’den, Hz. Ebu Bekir’in Hz. Ömer’den, Hz. Osman’ın Hz. Ebu Zerr’den, Hz Ali’nin Hz. Mikdat’tan, Hz. Sümeyye’nin Hz. Ümmü Eymen’den mizaçları farklıydı; hepsinin ilkelere bağlılıkta birbirlerinden farkı yoktu. Kimsenin kalkıp da duyarlıklar karşısında yapı meselesi diyecek durumu da yoktur. Mizaçlarımıza kurban verdiklerimiz, insanlıklarımızdan kendimizi uzaklaştırdığımız değerlerimizdir.

Önceki ve Sonraki Yazılar