1. YAZARLAR

  2. Ahmet Şükrü KILIÇ

  3. Savrulmuş aklımı başına getiren adam: ALİ ACAR
Ahmet Şükrü KILIÇ

Ahmet Şükrü KILIÇ

Yazarın Tüm Yazıları >

Savrulmuş aklımı başına getiren adam: ALİ ACAR

A+A-

Yaz mevsiminin hangi ayındaydık, hatırlamıyorum. Cuma günüydü. Kahvede kendi yaşımdan ve boyumdan büyük insanlarla poker oynamış, eve gidiyordum. Dalgındım. “Selâmun aleyküm” sesiyle irkildim. Yanıbaşımdaydı. “Merhaba” dedim.

Seksen Darbesi’nden önce Milli Türk Talebe Birliği’nde bir yıla yakın zaman geçirmiştim. Oradan tanıyordum ama hiç hal-hatır dışında muhabbetimiz olmamıştı. Darbe çocuk yaşta bize de vurmuştu. Artık ben yaşantımın değişmesine uygun kılıf içinde solcuydum.

Nasılsın, nereye böyle” dediğinde “Eve” dedim. Konuşma isteği yoktu içimde, belki de bir kaçıştı. “Sen nereye abi” deme nezaketini gösterdim yine. “Cuma Namazı için camiye gelmiştim” dedi. Tam caminin önündeydik. “Ben Cuma kılmıyorum” dedim biraz da üzerine basarak. “Canın sağolsun, canın istediğinde sen de kılarsın günü geldiğinde” dedi.

Gizli bir restleşme vardı benim üslubumda, olabildiğince mütebessim bakışıyla, elini müşfik bir sıcakla uzattı. Karşılaşma el sıkması değildi, ayrılmamızın vedalaşmasıydı. Eline elim uzandığında, diğer elini de üzerine koydu. Avuçlarının arasındaydı elim, “Ne olursan ol, seni seviyorum” diyordu gözleri, söze dökülmeyen bir tılsımdı bozulmayan.

Bir söz sadece bir söz, ancak bu kadar vurabilirdi insanı. Eve kadar, “Canın istediğinde” sözü bütün beynimi, ruhumu, yüreğimi, bedenimi kapladı. Öyle bir sarsmıştı ki beni, evde annem ve ablalarım vardı, onlardan gizlice abdest aldım. Namaza duracak kadar gizli mekanlarım yoktu, kendimi ele verecek kadar da cesaretim. Abdestli olmak, arınmanın başlangıcıydı.

On yedi yaşında vardım yoktum, yaşanabilecek her şeyi yaşamıştım. Yaşanmamış hiçbir günah bırakmamıştım ardımda.

Ertesi gün, Erkam Kitabevi’ne gittim. Kardeşi Ahmet ağabey vardı. Ortaokul yıllarında benim sohbet hocamdı ‘Ahmet abi.’ Emine Şenlikoğlu’nun “Gençliğin imanını sorularla çaldılar” kitabını aldım. Daha önce de kitaplar, romanlar okumuştum. Hiç biri bu kadar çarpmamıştı beni. İki günde bitirdim. Yerimde duramazdım, durmamalıydım. Bir anda hayatımda harama dair ne var ne yoksa hepsini terkettim.

Ruhum açtı, açıktaydı, ruhumu doyuracak olan insan belliydi. Yine kitabevinin yolunu tuttum. Aradığım oradaydı. Sevgiyle, hürmetle karşıladı. Lafı dolandıracak kadar bekleyemezdim. “Sohbet yapıyorsan katılmak istiyorum” dedim.

Haftada bir gün sohbet toplantılarına katıldım, diğer günler de hep birlikte olduk. Dinliyor, soruyordum, bıkmadan anlatıyordu.

Dini bilgilerimin, fıkıh bilgimin temelini kendi elleriyle yoğuruyordu. Çok geçmeden sigarayı da bıraktım. Hayatımda ne haram kalmıştı ne de mekruh.

Yaz döneminde kendimi hazırlamıştım, lise üçüncü sınıfa bir inanç zırhıyla başlamıştım. Daha bir yıl önce sosyalleşmenin baş aktörlerinden olan ben, lise son sınıfta okulda mescit açılmasının mücadelesini başlatmıştım. Bir başınaydım, benden başka kimse namaz kılmıyordu. Müstahdemler odasında namazımı kılıyordum.

Okul çıkışlarında kitabevine uğruyor, sürekli dinliyordum. Uzun yürüyüşlerimiz oluyordu. Bazen Yeniyol’da bazen haytalığımın tanığı Dereözün’de.

Bir gün “Hazırlan yarın seninle bir yere gideceğiz” dedi. Nereye diye sormadım, heyecanlandım sadece. Önceden biletlerimizi almış, Konya’ya gittik. Kapu Camii’nde Cuma Namazı’nı kıldık. Tahir Büyükkörükçü Hocaefendi’yi dinledik. O’nu dinletmekmiş maksadı. Sonra her Cuma Konya’ya gittim, bütün devamsızlıklarım Cuma’dır.

Lise bittiğinde, üniversite okumam gerektiğini söyledi. Doğanhisar'dan birlikte gittik yine Konya'ya. Daha önce ilgilendiği öğrencileri yerleştirdiği eve beni de yerleştirdi. O gün Hayra Hizmet Vakfı’na uğradık. Hasan Hüseyin Varol Hocaefendi’yle tanıştırdı. Sadece nerede kalacağımı ayarlayan değil, kimlere uğramam gerektiğini de gösteren bir rehberdi.

Ev kirası ödemiyordum, cebinde ne varsa benimle paylaşıyordu. Konya’da kaldığım süre içinde sabahlıyorduk, anlatıyor, anlatıyor hep anlatıyordu.

Yeni insanlarla tanıştım, yeni kavramlarla yüzleştim. Konya büyülü bir şehirdi benim için. Bir başına Takkeli Dağ’a çıkıyordum. Şehri izlemek düşmüyordu aklıma, yanardağın beni yakmasını isteyen bir manevi çekicilik vardı beni sürükleyen, tam öyle değil, ben öyle koymuştum adını, dağı taşı yakan her neyse ben de orda yanmalıydım.

Sabahladığımız gecelerde ruhuna kadar tanıyordum, duygu denizinde kulaç atsam, kıyıya sertçe vurdurabilir, hıçkıra hıçkıra ağlatabilirdim. Hem duyarlıydı hem de duygusaldı. Tedbirliydim ona karşı, içimdeki muzip adamı çıkaramıyordum.

Siyasi dünyası Erbakan Hoca tarafından beslenmişti, manevi dünyası Mahmut Sami Ramazanoğlu Efendi tarafından. Siyasi ve mutasavvıf yanından daha çok görünen bir İslamcılığı vardı. Konuşulan bir adamdı, çocuklarını babalar ondan sakınıyordu. Sevenleri de vardı sevmeyenleri de.

On yedi yaşında yoğurduğu çocuğu şimdi yeni gençlerle tanıştırıyor. Yüz'e yakın öğrenciyle ilgileniyor. On'un üzerinde öğrenci evine kendi evinden daha çok vakit ayırıyor.

Ali Acar.

Benim minnet duyduğum bir ağabey. Zor zamanlarımda yanımda olan hayatımı kolaylaştıran bir Hızır timsali.

Gözağrım, ağabeyim, arkadaşım, sırdaşım, aklımı başına getiren hocam.

Vefa, cömertlik, fedakarlık, samimiyet, adanmışlık kavramlarını kendi üzerinde dolu dolu yaşatan bir insan.

Allah’ın bana bir lütfu.

Bu kadar emeği olan adama haddi aşan çok şeyler de yaşattım. Bir kez olsun, iliklerime kadar dokundurduğu iyilikleri hatırlatmaz mı insan!

Önceki ve Sonraki Yazılar