1. YAZARLAR

  2. Ahmet Şükrü KILIÇ

  3. Mecnun’u yok ülkemin!
Ahmet Şükrü KILIÇ

Ahmet Şükrü KILIÇ

Yazarın Tüm Yazıları >

Mecnun’u yok ülkemin!

A+A-

2000 Yılında yazdığım, 2006 yılında "Oyunbozan" adlı öykü kitabında da yer verdiğim, "Mecnun'u yok ülkemin!" başlıklı hikayeyi paylaşıyorum.

“Sancılı günler geride kaldı” demeyi ne çok isterdi. En büyük özlemiydi; ışıldayan gözleriyle umut, neşe ve coşku saçmak etrafına. Olmadı işte, ne kendi istediği gibi ne de büyüklerinin düşlediği gibi olabildi. Arasat’ı dünyada yaşamanın zorluğunu ondan daha iyi kim bilebilirdi ki. Kimsenin kimseden farkı yoktu aslında. Mutluluk dağıtan yüzleri bir psikiyatr edasıyla incelediğinde, hepsinin de birer palyaço olduklarına karar verdi. Sığındığı tek liman yüreğiydi. Aklın, bilginin, hikmetin önüne; duygularını, hislerini geçirdiği yılları eşdeğer sorumlulukta aklamak zor geliyordu. Filistin Askısı’na taş çıkartan; beynini, bedenini çepeçevre kuşatan sorgulamalarla, aklında med-cezirler yaşatıyordu. Ferman dinlemeyen anarşist duyguları sessizliğe bürünmüş, ‘hesaplaşma virüsü’ içten içe bütün bedenini sarmıştı. Bir çok gece kabus görmüşcesine sırılsıklam terliyor, bazen de umursamazlık rehavetinde sabahlamaya çalışıyordu.

Hücre evini andıran bodrum katta, nem ve sigara izmaritlerinin kokusuna alışmış gibiydi. Üst üste yığılmış kitaplar, yan yana dizilmiş gazete ve dergiler boy sırasına girmiş, tarih sıralarına göre yerleştirilmişti. Öğrencilik yıllarından kalma masada; otuzyedi ekran televizyon, bir telefon, bir de kırık anteninden bağlanan kablosunun diğer ucu kornişle birleştirilmiş küçük bir radyo vardı. Masanın bulunduğu köşede, teksir kağıdına özensizce yazılmış, her an düşecekmiş gibi duran, duvarda asılı yazı dikkat çekiyordu: “Mecnun’u Yok Ülkemin.”

Baştan sona yanlışların içinde can çekişen, “Çıkmadık candan umut kesilmez” ikileminde gıdım gıdım ölüme, gıdım gıdım yaşama uzanan bir yolcuydu sanki. Umudu ana kucağında, özgürlüğü anavatanda aramanın bedeli, bu kadar ağır olmamalıydı. Sermaye düşmanı “68 Kuşağı” nın, sermaye gruplarının büyük gazetelerinde birer köşe kaparak, hayatlarını dolar, euro üzerinden sigorta ettirmeleri; halk adına hakça paylaşımı, bir avuç azınlığın haklarına dönüştürmeleri hiç de yadırganacak bir durum değildi. “Vatan, Millet, Sakarya” edebiyatına sığınıp, ülkeyi yer altından yönetmeye kalkanları “Türkiye sizinle gurur duyuyor” sloganıyla karşılamak, sadece bizim insanlarımıza yakışırdı. Cihat çağrıları yapanların, sıkıştıklarında çağrı yaptıkları insanların alın terleriyle yurt dışına kaçışları ya da çocuklarının Mercedeslerde hava atışları da kimseyi şaşırtmamalıydı. Emekçinin sırtından kurban kesen, villalarda hayat süren sendika başkanları da gözden ırak değildi. Yadırganacak, şaşılacak tek şey, insanın kendi durduğu yerdi. Hayatı pekala kendi gözleriyle görebilir, sorunları kendi denklemleriyle çözebilirdi. Deneyimlerini, gözlemlerini prensiplere dönüştürmek, yaşam koşuluydu aslında.

Uzandığı yatağında düşüncelere daldı. Okuduğu kitapların isimlerini saymak istedi, zorlandı. Kitaplar; yeni tanıştığı arkadaşları, sabahladığı dostlarıydı bir zamanlar. Dostlarıyla konuştuğu günlerin özlemiyle, yeniden kapıların sonsuza dek açılmasını istedi. Küçük “Delta” marka radyosundan Amerika’nın Sesi’ne, BBC’ye, Tahran’a, Bayrak’a kulak verdiği günler geride kalsın istemiyordu. Televizyonun esaretinde geçirdiği yıllara kahrı daha da arttı. Siyah-beyaz televizyonda, tek kanaldan “Ajansların” izlendiği, her Salı yayınlanan Türk filmlerinin sabırsızlıkla beklendiği o günleri hatırladı. Her gün dinlediği radyo tiyatrolarından “ArkasıYarın”lar, Yaşar Kemal’in “İnce Memed”i, “Şimdiki Aklım Olsaydı” oyunu, sabahın yedisinde ailece heyecanla beklenen “Cuma Tiyatroları”, daha bir çok program sıralandı zihninde. En çok da “Şimdiki Aklım Olsaydı” tiyatro oyununu özledi. Kurtuluşun, bu oyunu her gün oynamakla, her insana oynatmakla geleceğine inandı.

Devletin yanında yer almanın halk tarafından, halkın yanında yer almanın devlet tarafından suç sayıldığı bir ülkede yaşamak; “Sağlıklı yaşam koşusu”nda ölen insanların yazgısına benziyordu. Çocukluğunu, gençliğini, sırasını, ekmeğini, sokak kavgalarını, aşklarını, sırlarını paylaştığı arkadaşları, kendi elleriyle ördüğü ideoloji duvarlarının arkasında nasıl kalabilirdi ki?.. Üniversiteye başladığı ilk yıl, yemeklerin kartlı usulden, jetonlu usule geçiş kampanyasını başlatan Solcu öğrencilerin imza kampanyasına katılmayan Ülkücü, İslamcı öğrenciler; aynı imza kampanyasını yirmi gün sonra başlatan Ülkücü öğrencilerin eylemine yine ilgisiz kalan İslamcılar; bu kez rol değiştirip karşı protesto eylemleri geliştiren Solcu öğrenciler, kendi haklarının önlerine ideolojilerini geçirdiklerinin farkına bile varmadılar. İşçi sendikaları, yasal yaptırımı olmayan memur sendikaları, sivil toplum örgütleri yanılgılarını terk etmek istemiyorlardı. Resmi, sivil, siyasi ve dini liderlerin yegane isteği, itaatten başka bir şey değildi.

Düşünen insan, itaat eden değil; yapılan her ne ise onu paylaşan olmalıydı. İnsanı koyun gören çobanlar, koyunluktan sıyrılıp insanca yaşamak isteyenleri canavar gösterip, köleleştirdikleri insanların hışmına uğratıyor, ya da aforoz ediyorlardı. Evde, okulda, Kur’an Kursu’nda, askerde; dayağın meşrulaştığı ana ve babanın çocuklarını “Eti senin kemiği benim” diye teslim ettiği her yerde, çocuklar kemikleriyle teslim ediliyordu ebeveynlerine. Demokrasinin gelişimini engelleyen unsurlar, derin devlet, dış güçler, asker gibi de gösterilse; asıl engelleyiciler siyasi parti liderlerinin kendileriydi. Hangi siyasi parti, kendi oluşumunda demokrasiyi oturtabilmiş, seçmenin sesine kulak verebilmişti. Yalancıların “Koyuna canavar saldırdı” ya da “Yangın var” çağrılarına hep koşuluyordu. Yalanı oynamaktan, her yalanda yer almaktan mutluluk duyuyordu insanlar.

Bin bir düşünce darbesinin yoğunluğunda, Berta’yı anımsadı. Sarı saçları, uzunca boyu, beyaz teni, kaşının üstündeki beni, maviye dönük gözleriyle canlandı silueti... Berta… Sevdiği kadın. Bir çocuk masumiyetinde tutulduğu aşkı. Çocuklarına ana olmasını düşlediği hayat arkadaşı. Berta… Sevdasıyla hayatı coşturan, ayrılışıyla hayata yeni anlamlar yüklemeyi öğreten bir öğretmen. Ankara’dan gelen arkadaşlarını Mevlana Müzesi’ne götürdüğü gün bir başına müzeyi gezen Alman kızı, omzundaki fotoğraf kamerasını eline tutuşturmuş, resmini çekmesini rica etmişti. Ne olduysa o an olmuştu. Göz göze gelmiş ve çekmişti fotoğrafını. Berta, idare edecek kadar Türkçe de biliyordu. Tanıştılar, kaldığı oteli öğrendi. O günün akşamı da Berta’yla buluştu. Beraberlikleri bir ay kadar sürmüştü. Sırılsıklam aşıktılar birbirlerine. Ta ki Belediye otobüsüne binene kadar. Belediye otobüsüne bindiklerinde Berta’nın gözünden kaçmaştı, otobüs biletini atmayışı. Berta şaşkın bakışlarla “Niye atmadığını” sordu. O da pişkin bir duruşla “İlerle arkaya” dedi. Birkaç adım attılar. Berta geri döndü, parmağındaki yüzüğü çıkardı, “Kendi ülkesine ihanet eden, beni çok rahat aldatır” dedi ve avucuna bırakıverdi söz yüzüğünü. Otobüsten fırlayan Berta’nın peşinden yetişse de, söz dinletemedi. İkinci gün Berta otelden ayrılmıştı. “Bu ülkede, halkın devlete verdiklerinin hepsi yol, su, okul, hastane olarak geri dönmüyor senin ülkendeki gibi Berta” diyemedi. “Büyükler, trilyonları helal olsunla götürür bizim ülkemizde, devletten daha zengin insanlarımız var; yolsuzluklar seninki benden daha karayla aklanır” diyemedi.

Bir Alman bilinciyle ülkesini sahiplenmek; devlet büyükleriyle, halkın karşılıklı güven duygusuna terk edilemezdi. Tek taraflı da olsa, sevdasından vazgeçmemeliydi. Ülke sevgisi yoktu insanlarımızda. Ülke insanlarına şefkatle yaklaşan devlet büyükleri yoktu ülkemizde. Berta’ya duyduğu sevda ülke sevdasıyla örtüştü.

Buralarda yaşanmaz dediği ülkesini, yaşanılır kılmaya; hayatı pahasına da olsa evrensel değerlere sahip çıkmaya, ülkesi üzerine yemin etti. Yerinden kalktı. Emin adımlarla “Mecnun’u Yok Ülkemin” yazısının asılı olduğu köşeye yürüdü. Masa üzerinde duran kurşun kalemi aldı, “Yok” un üzerine bir çarpı işareti çekti. Büyük harflerle aynı yerin üzerine “VAR!” yazdı. 2000

Önceki ve Sonraki Yazılar