1. YAZARLAR

  2. Ahmet Şükrü KILIÇ

  3. Eğlenceli yazılar: Şeker pancarı, Abdulkadir Akalın, Remzi Çetin
Ahmet Şükrü KILIÇ

Ahmet Şükrü KILIÇ

Yazarın Tüm Yazıları >

Eğlenceli yazılar: Şeker pancarı, Abdulkadir Akalın, Remzi Çetin

A+A-

Yirmi yıl aradan sonra bir e-maille buluşmanın hoş bir yanı var. Yıllar insanı unutturmuyor. Dostluk, acı bir kahvenin telvelerinde gizli. Antepli bir dostla yeniden buluştuk: Yakup Gündüz.

Aynı evde kaldığınız yıllardı. Ev temizliği yapıyorduk. Boydan boya iç odalar boyanacaktı. Bütün eşyaları bahçeye çıkarmıştık. Minderler, yastıklar, yataklar, kab-kacak her şey dışardaydı. Üstüste yığılan eşyaların tepesine çıkmış, krallar gibi oturuyordum. Antepli elinde su hortumu, meyveleri suluyordu. Kurumaya yüz tutmuş bir ağaç olduğunu farketti ki, bizi de sulamaya başladı. İstifimi hiç bozmadım. Islanmadık hiçbir yerimiz kalmadı. Korku sırası onda. Yavaşça indim aşağıya. Hortumu attığı gibi kaçtı. Bizde intikamın acelesi yok. Her şey unutuldu. Aradan günler geçti. Gecenin üçü. Elimde bir kova su. Antepli mışıl mışıl uyuyor. Sıcak bir yaz gecesi. Üzerinde hiçbir şey yok. Terden sırılsıklam olmuş. Serinletmek lazım. Boydan boya çarptım bir kova suyu. Neye uğradığını şaşırdı. Titredi ve kendine geldi. Her taraf suya bulandı. Sulu şakalardan sonra aramızdan su sızmaz oldu.

Antepli hiç şekerpancarı görmemiş. Bizim oralarda olduğunu biliyor. Merakını gidermek lazım.”İki haftada yetişir” dedim. Bahçeyi bir güzel bellettik. Eline bir tas tozşeker verdim. Tohum bildi, saçtı toprağa. Her gün sulamaya başladı. İki hafta geçti, çıkan bir şey yok. Bir daha ektik. Bu kez besmelemizi çektik. Yine bir şey çıkmadı. Sonra... Şekerpancarı gördü mü hatırlamıyorum.

Lisede de aynıydım ben. Doğanhisar Lisesi mezunuyum, iki yıl üstüste de sınıfta kaldım. İlkokuldan itibaren aynı sıraları paylaştığımız bir arkadaşım vardı: Şenol Özeralp. Felsefe dersinde konuyu anlatma sırası bizde. Felsefe Hocası Aldulkadir Akalın’dı. Hoca sınıfı ikişerli gruplara böldü. Konu demokrasi. Kaynak kitaplar verilmiş, hazırlanmamız lazım. Ne ben, ne de Şenol o işlerin adamı değiliz. O zamanlar kitap görsem, bu ne diyecek durumdayım. Hocayla aramız iyi. Bir başkası olsa, çalışmadık der, sonucuna katlanırız. Hocaya ayıp etmemeliyiz. Kara kara düşünmeye başladık. Dersten kaçamayız da. Ani bir kararla öğretmenler odasına gittik. Hoca içerde. Bir dakika dedik, dışarı aldık. Başladım ben anlatmaya.

Geçen ay Şenolla Dereözü’ndeydik. Geziyorduk. Çayırların üzerine oturmuş, menekşe kokularını çekiyorduk ciğerlerimize. Bokidiklerin çocuk koyunları otlatıyordu. Biz ordayken korucular geldi. Koyunları önlerine kattılar. Çocuk vermek istemese de götürmeye başladılar. Çocuk bunları taşladı. Karşılıklı küfürleşmeler oldu. Neyse, sonra götürdüler koyunları. Aradan bir-kaç saat geçti. Biz kahveye gittik. Korucular yine ordaydı. Bir ocakçı, bir garson, bir de biz varız. Daha çaydan bir yudum almadık, çocuğun babası içeri daldı. “Kim lan benim çocuğa küfreden” dedi. Eline aldığı sandalyeyle iki korucuya da girişti. Adamlar elinden zor kurtuldu. Kaçtılar kurtuldular. Sonra iş mahkemeye intikal etmiş. Bizi de şahit göstermişler. Yarım saat sonra mahkeme var. Bizim mahkemeye gitmemiz lazım. Ne diyeceğimizi de bilmiyoruz. Hem izin isteyecektik, hem de size bir danışalım dedik. Bu arada Şenol da pür-dikkat dinliyor. Arada bir başını sallıyor. Ne tür bir belaya bulaştığımızı ima ediyor. Hoca düşünmeye başladı. “Her yerde doğru söylenmez” diye anlatmaya başladı. Bu konuda ortak bir tanıdığımız olan Ali Acar’la görüşmemizi istedi. Biz konuyu anlatmaktan kurtulduk. Ortak tanıdığımıza durumu izah ettik. Hoca sorarsa kendisine geldiğimizi söylemesini istedik. Bir sonraki hafta da okula gitmedik. Diğer hafta zaten karne haftasıydı. Mahkeme üç ay sürdü. Tarafların anlaşması neticesinde, mahkemeden vazgeçildi. Hocayı dinlemeyip, gördüklerimizi anlatsaydık, vay halimizeydi... Her şey baştan sona koca bir yalandı!...

3 Kasım 2002 seçimleri öncesiydi. Halil Ürün’nün seçim bürosuyla ilgileniyoruz. Dış kapıya Halil Ürün boyunda suntadan bir siluet koyduk. Mehmet Önal yaptırmıştı. Uzaktan canlı gibi gözüküyor. Konya milletvekili Remzi Çetin ziyaretimize geldi. O da öyle zannetmiş. Arabadan indiğinde Halil Ürün’e el sallamış. Halil beyde hiç tepki yok. Alınmış Remzi bey. “Allah Allah niye selamımı almıyor” demiş. Kendi kendine gülerek girdi içeriye. Ben de “Bir siz değilsiniz hocam, karşı apartmandakiler de, ne diye bu adam bizim evi dikizliyor diye, bastılar burayı” dedim. İçerisi kalabalık. Soru üstüne soru geliyor. En can alıcı soru: “Tayyip bey ne olacak? Bakan olabilecek mi? Siyasi yasaklı bakan olabilir mi?" Başladı Remzi hoca anlatmaya. “Bakan da olabilir, başbakan da olabilir” dedi. Yanımda Tarihçi Bekir Biçer Hoca var. “Remzi Bey seni tanır mı” dedim. “Hayır” dedi. Durumu kurtaran adam edasıyla Remzi Bey'e “Hocam Bekir Bey’i tanıyor musunuz” dedim. Tebessüm ederek “Arkadaşları sen tanıtacaksın” dedi.  “Bekir Bey Doğan Haber Ajansı Bölge Müdürü” dedim. Hoca biraz bocaladı. “Siyasette motive önemli arkadaşlar, ama Tayyip Bey’in bakan olması mümkün değil” dedi. Sonra kendine yediremedi “Ahmet Şükrü niye önce söylemedin yav” dedi. Sonra döndü bölge müdürüne “Konya’da bizi nasıl görüyorsun” diye sordu. Bekir abi oyuna hazır değil. “Beni adam gibi tanıtta söyleyeyim” dedi. Biz de tanıttık. Remzi Bey hem alındı, hem de teşekkür etti. Son sözü, “Nerede ne konuştuğumuza dikkat edelim arkadaşlar” oldu.   

Not: Recep Konuk ve sevenleri, başlıkta 'Şeker pancarı' ifadesini görünce 'yine ne yazmış bu hakkımızda' diye teleşlanmışlardır, hani ben de az değilim(!)

https://twitter.com/ahmetsukrukilic

https://twitter.com/cafekulis

Önceki ve Sonraki Yazılar