1. YAZARLAR

  2. Ahmet Şükrü KILIÇ

  3. Devleti kafir görmek, devlet malını ganimete dönüştürmek!
Ahmet Şükrü KILIÇ

Ahmet Şükrü KILIÇ

Yazarın Tüm Yazıları >

Devleti kafir görmek, devlet malını ganimete dönüştürmek!

A+A-

Solcu bir arkadaşımla gündemi konuşuyoruz. Söz öyle bir yere geliyor ki; “AKP geleneğinden gelenler devleti kafir, devlet malını da ganimet olarak görüyor” diyor. Beni ayrı tutmasına gerek duymuyor, ben zaten onun dünyasında haksızlıklarla, yolsuzluklarla mücadele eden bir insanım. Çok samimi bir şekilde siyasi yapıları değerlendiriyoruz. Durup dururken söylenmiş bir söz değil. Eteğindeki taşı dökme durumu da değil bu. Bir itiraf daha çok. Evet, yıllarca içinde saklı tuttuğu bir algının her şeyi konuşabileceğimiz bir yakınlığın kendi iç dünyasındaki şahsıma karşı gösterdiği bir dürüstlük cümlesi sadece. “Devleti ele geçirmek” gibi bir niyetten de bahsediyor. AK Parti eleştirisinin yanısıra CHP, sol grup eleştirileri de yapıyor. AK Parti’ye vurmak için sol grupları eleştiri temellendirmesi üzerinden yükselip ağza burna vurma niyeti taşımıyor ama. Buna gerçekten inandığını hissediyorum.

Benim için algı olan şey, onun için bir gerçek inanış. Kavga etmeden konuşabileceğimiz niyetlerimiz var. Birbirimize karşı açık ve dürüst davranıyoruz. Hükümetin çalışmalarını toptan reddetmiyor. Hakkını teslim ediyor. Benim olmadığım yerde de bu hak teslimini yaptığını biliyorum. Sadece sosyal mekanlarda oturup kalktığımız biri değil, ailecek de görüştüğümüz bir arkadaşım. Bir sıkıntımız olduğunda birbirimizin kapısını ilk çalacağımız yakınlıkta bir arkadaşlık…

İki tanımlama var: Biri devleti kafir görmek; diğeri devlet malını ganimet olarak değerlendirmek. Devletin kafir olarak görülmesini İslamcı gelenekten gelen bazı insanlar muhabbet arasında söylemiş olabilir, hala devletin kafir olduğunu söyleyen sayıları az da olsa benim de tanıklık ettiğim bir kesim var. İslamcı gelenek demek de doğru değil, kendilerini İslamcı olarak adlandıran bir grup ya da birkaç grup demek daha doğru olacak. Bunların içinde emekli milletvekilliği maaşı alan birileri de var. Devlet malını ganimet olarak görme meselesini, “Devlet malı deniz, yemeyen keriz” alçalmışlığının içinde muhafaza edebiliriz. Her kesimde benzer insanların olması bu değerlendirmeyi hafifletmese de, beni esas devleti kafir olarak görme tespiti endişelendiriyor. Tabii ki, devleti kafir görmeden daha vahim olanı devlet malını ganimet olarak görmektir. Devlet malını ganimet olarak görmeyi 17 Aralık operasyonuyla örneklendirmesi ya da referans göstermesi de, üzerinde durulacak bir tespit. 17 Aralık operasyonu öncesinde böyle bir itirafta bulunmaması, daha önce öyle düşünmediği anlamına gelmiyor, bunu hissediyorum. Bir şeylerin iyi gitmesi, iyi niyetli olduğumuz anlamına da gelmiyor, içimizdeki şüpheyi temellendireceğimiz bir gelişme olduğunda “Ben biliyordum” diyeceğimiz kelimelerimizi zuladan çıkarıyoruz.

CHP’nin din düşmanlığı yaptığına dair nasıl bir algı hatta geçmişten gelen tarihi örnekler varsa aynı şekilde devletin kafir olduğunu hissettiren algı ve ganimet çağrışımı yapabilecek yolsuzluk olaylarının olması değerlendirmelerimizde her şeyi yerli yerinde bir değerlendirmeyi değil, kendimizi haklı çıkarmanın malzemesine dönüşüyor. CHP ve sol gruplar üzerinden kıyaslama yapmak istemiyorum. Zaten söyleyeceğimi de söylemiş oldum kısa da olsa.

Demokratik bir sistemde devleti ele geçirme niyetinin doğruluğunu kabul ettiğimizde iki yöntemle gerçekleşir. Siyasi hareketlerin sandıkla başa gelmesi ya da paralel yapı gibi devlete nüfuz etmesi. Devleti ele geçirmek Fethullah Gülen yapılanmasına uygun düşebilir. Demokratik hiçbir emek vermeden, hangi siyasi hareket başa geçerse geçsin devleti bürokratlar eliyle yönetmenin şantaj, yargı ve emniyet kuşatmasının anlaşılır bir tarafı vardır. Siyasi hareketlerin ‘devleti yönetmek mi istediği, devleti ele geçirmek mi istediği’ gibi bir niyet taşıdığını ciddi ciddi konuşmamız gerekiyor. Bütün çatışmaların temelinde gizlenen bu argüman var çünkü. Kemalist, ulusalcı, laik gruplar, AK Parti’ye karşı böyle bir karşıt söylemi geliştiriyorsa, sayıları kaç olursa olsun ‘azınlık’ durumuna düşürmek, bu yaklaşımın üzerini örtmeyi de getirmeyecektir. Kemalist, ulusalcı ve laik… Kemalistlerin hepsi aynı mı düşünüyor, ulusalcılar ya da laik olarak tanımladığımız kesimler bizim için ne ifade ediyor? İkili konuşmalarda bilgi birikimlerimize göre kendimizi değil hep aidiyet duyduğumuz yapıları konuşuyoruz. En çok da tarihe sığınan kendimizi güçlendiren örnekler veriyoruz. Mirasçısı olduğunu düşündüğümüz siyasi ya da ideolojik hareketlerin eksiğini fazlasını konuşan olamıyoruz hiçbir zaman. Kendi bulunduğumuz yerdeki yanlışları, “Ama, fakat” gibi kıyaslama denklemleriyle rahatlatıyor, hep karşıtlarımızın eksikliklerini konuşuyoruz.

Vicdanı da çok örseledik. Vicdan merhamete kurban verildiğinde esas bizleri ayakta tutacak olan adaleti kaybederiz!

Kemalist, laik ve ulusalcı kesimi toptan bir yere yerleştirdiğimizde ya da İslamcı gelenekten gelen insanların hepsini aynı kampa yerleştirdiğimizde konuşacak bir şeyimiz kalmayacaktır. Doğruluk ya da yanlışlık değil, ideolojik bir yaklaşım kim işinde doğru olursa olsun bizi düşünce yanlışlığı içinde görmeye inandıracak, kim yanlış yaparsa yapsın her yanlışı insandan sıyıran ideolojik yanlış olarak gören bir algıya mahkum edecektir.

Devletin bir ideoloji olmaz. Devlet kafir ya da Müslüman da olamaz. Devleti insanlar yönetir. İnsanı devletleştirdiğimizde devleti laik, Kemalist, İslamcı hale algılarımız getirir. Devleti laikler yönetiyor, devleti İslamcılar yönetiyor diyebiliriz ama devletin bir ideolojisi olduğunu söyleyemeyiz. Devletin politikalarını insanlar belirler. Devleti ele geçirmek bizim dilimizde yaygın bir ifadedir. Devlet kurumları için de öyledir. Bir hastane yönetimi değiştiğinde, hastaneyi komünistler, faşistler, gericiler ele geçirdi diyebiliriz. Belki de ele geçirme niyetlerimiz ağır bastığı, daha doğrusu hepimizde ele geçirme niyeti olduğu için aynı yakıştırmaları yapıyoruz. Zihinlerimiz ne kadar da işgal altında. Akıllarımızla oynuyoruz. Mantık bir çok kez devreden çıkıyor, ideolojik duygusallığa kendimizi teslim ediyoruz. Hizmet anlayışının yerini, yönetim değişimi alıyor. Daha iyi hizmet vermek için yarış, bir anda daha iyi yönetme diline dönüyor, temelde de ‘biz yönetmeliyiz’le sınırlandırıyoruz. Tercihlerin bir anlamı kalmıyor. Halkın kimi yönetmesi isteği de anlamsızlaşıyor. Sadece devlet yönetimiyle sınırlı tutmadığımız yönetme isteğinin bizi hayatımızda doğrulayan bir çok örnekleri de var. Bir birlik seçimlerinde adamın yolsuzluk yaptığını biliyorsun ama birlik üyeleri o adamı seçiyor yine. Birlik, mesleki odalar ya da benzer kuruluşlardaki seçimlerin mesleki bir sınırlaması olmasına rağmen, siyasi partiler ülkenin genelini yöneten ve yasalar çıkaran bir yerde duruyor. Ayrıca demokratik ülkelerde, halk nasıl yönetilmek istiyorsa, hangi rejimle yönetilme isteği taşıyorsa demokrasinin gereği ona da sadece sandıkta karşı çıkılabilir.

Yine genç bir arkadaşla konuşuyorum. O da “Ötekileştirildiklerini” söylüyor. Nasıl ötekileştirildiklerini sorduğumda, kaçamak cevaplar da verse, onda da bir inanmışlık var. Kuşaktan kuşağa karşıtlıklar değişiyor; bir üst kuşak gerici, sonraki kuşak devletin kafir görüldüğünü, şimdiki kuşak da ötekileştirildiklerini söylüyor. Daha da uç çıkışlara hem de Cumhurbaşkanı düzeyinde rastlamadık değil, bu ülkeyi terketmemiz de istenmişti.

Sol geleneğin sayıları az da olsa, sloganlarını diri tutan bir inanmışlıkları var. Dış güçlere hizmet edenleri ayrı tutarak, çoğunluğu oluşturan sol ya da sağ düşüncede olan insanları anlamamız, konuşmamız ve inatla kıyaslamalar yapmadan kendimizle yüzleştiğimiz gibi onların da kendileriyle yüzleşmesini sağlamamız gerektiğine inanıyorum. Birbirimizden öğreneceğimiz, kendimizden kaçtığımız bir koç hakikatle onlar da bizleri yüzleştirecektir.

AK Parti iktidarının nimetlerinden yararlanan bir çok insan bırakın halkın ayağına gitmeyi, kendi dostlarıyla bile yarenlik yapmayı terketti. Başbakan Erdoğan’ın olağanüstü güçleri yok ki her yere kendisi yetişsin. Başbakan Erdoğan’ın doğrularının çok olması bazı yanlışlarını görmeyeceğimiz anlamına gelmemelidir. Soma faciasında önüne hazırlanarak konulan ve okutulan metin tam bir faciaydı. Danışmanlarının koruma görevlileri gibi davranmaları da savunabileceğimiz bir refleks olamaz. Sokaktan gelmek, sokakları tanıdığımız anlamına da gelmiyor. Genç bir öğrenci, Bilal Erdoğan’a “301 kişinin hesabını soracağız” diye bağırdığında, korumaların etrafını sarması da hoş bir görüntü değil. Bilal Erdoğan o gencin masasına otursa ne kaybeder, belli ki genç adam bir şeyi dert edinmiş, ayrıca 301 kişinin sorumluğu onun üzerinde de değil. Hemen her şeyi fırsata dönüştüren, kendini meşhur etme niyeti taşıdığı üzerine biçilen anlayış, velev ki öyle bile olsa iletişim kurmaktan neden kaçırsın bizleri? Etrafta kimse yok, bir protesto gösterisine dönüştürülecek hazır kıtalar da beklemiyor orada.

Halkın yüzde 50’si tercihini göstermiş, Türkiye’nin Başbakan Erdoğan tarafından yönetilmesini onaylamış. Paralel yapının ihaneti ne Amerika, ne İsrail ne de medya gruplarıyla kıyas edilebilir. Bu algının oluşmasında Fethullah Gülen ve müritlerinin yaptıkları Türkiye’ye karşı açılmış açık bir savaştır. Devleti başka güçler adına ele geçirme niyeti taşıdıkları ispatlanmıştır.

Şimdi sinirlerimize hakim olmamız gerekiyor. Çatışmanın içinde olmayanlar da dilleriyle, yazılarıyla çatışmanın merkezine kendisini yerleştiriyor. Diğer tarafta kendini meşhurlaştırmak isteyenler olduğu gibi, bizim içimiz de fırsatı ganimete dönüştürmek istercesine kendini meşhurlaştırmak isteyen insanların sayısı hiç de az değil.

Soma faciasının olduğu daha ilk gün işletme sahibi ve sorumlular gözaltına alınmalıydı, bunu Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı birlikte düşünmek zorundadır. Marmara şehidimizin evinde nasıl Başbakan Erdoğan Kur’an okumuşsa, Soma faciası ziyaretinde de taziye evinin birinde aynı duyarlık gösterilmeliydi. Başbakan Erdoğan bunların hepsini düşünemeyebilir, bakanlar, danışmanlar ne yapıyor?  

12 yılda Türkiye hayallerini gerçekleştirdi, ekonomide de, bir çok hizmet sahasında da Avrupa ülkeleriyle kıyaslanmayacak bir duruma gelindi. Hizmeti insanların ayağına götüren siyasi hareket, insanların da ayağına gitmek zorundadır. Başbakan Erdoğan kadar halkın ayağına giden siyasilerimiz ve bürokratlarımız olabilseydi, bu kadar çatışma da yaşanmazdı. Kim ne komplo kurarsa kursun, Gezi olaylarında da İstanbul Büyükşehir  Belediye Başkanı Kadir Topbaş o gün gençlerle konuşsaydı belki de olaylar bu kadar büyümeyecekti. Komplo kurucular her fırsatı değerlendirecektir, bütün komplolar insanlar üzerinden hayat bulmak zorundaysa, diğerlerinin kullanma niyetine karşı, karşıt grupları niyetlerimizi anlatmak için muhatap almak zorundayız.

Kendimizi nasıl gördüğümüz kadar, başkaları tarafından da nasıl görüldüğümüzü önemsemeliyiz. Meselemiz, derdimiz büyük, yeterince uzattığımın farkındayım. Yıllarca kendimizin nasıl ötekileştirildiğini, dışlandığımızı biliyoruz; kimseyi dışladığımız yoksa, karşımızdaki kim olursa olsun konuşmaktan da kaçmamız gerektiğini biraz dert edinmemiz gerekiyor!

https://twitter.com/ahmetsukrukilic

https://twitter.com/cafekulis

Önceki ve Sonraki Yazılar