1. YAZARLAR

  2. Ahmet Şükrü KILIÇ

  3. Çocuklarımız, tanış olduklarımızın çocuklarıyla arkadaşlar mı?
Ahmet Şükrü KILIÇ

Ahmet Şükrü KILIÇ

Yazarın Tüm Yazıları >

Çocuklarımız, tanış olduklarımızın çocuklarıyla arkadaşlar mı?

A+A-

İslamcı aydın, entelektüel, köşe yazarı, şair ve hocaefendilerin tek bildikleri nasihatlerde bulunmak ya da yaşanmışlıkları anlatmak… Kesinlikle ağır bir tanımlamada bulunmuyorum. Kendilerini, yazabileceğimiz bir hayata adamaktan uzak duruyorlar. Yalnızlıklarını, bunalımlarını, serzenişlerini kendimize uygun bir hayranlıkla anlatmaktan geri kalmıyoruz. Bazıları gazete köşelerini ellerinden alsan koybolmaya hazır; bazıları makamından olsa aranırlıklarının makam olduğunun farkında olacak.

Bizlerin pratik öğretilere ekmekten, sudan daha fazla ihtiyacı var. Bir toplumu değiştirmek sadece fikirsel beslenmeden geçmiyor; fikirlerin yaşanması, yaşatılması, yaşanmasına azmettirmekten geçiyor. Asr-ı Saadet tasvirlerinin, günümüze uyarlanacak yaşam standardı olmasa da, bir duruş öğretisi olabilmelidir. Kur’an-ı Kerim’in evrenselliği, insanın her çağda aynı kararlılıkla yaşamasının çağrısıdır.

Allah’tan başka her şeyden utanan, Allah’tan başka her şeyden korkan bir İslam inancı, sorgulanan bidatlerden daha büyük bir felakettir.

Anadolu’yu baştan sona dolaşacak, Anadolu’yu baştan sona kuşatacak entelektüel bir İslam inancının yüreklerde karşılık bulabilecek isimleri hiç yok değil.

Türkiye’nin neresinde olursa olsun, uğradığı haksızlığı haberdar ettiğinde, kendisiyle ilgileneceğine inanç taşıyabileceği bir tane yazarımız da yok! Genç kuşağın köşelerinde siyasi, ideolojik yazılarının takdir edilmesi, bizim kesime dönük yazılarda tekdirle karşılaşacakları bilgisi, onları da ya sigortalarından ya da maaşlarından bağlıyor.

İstanbul’dan dışarı adım atmayanların İstanbul’dakilerden, Ankara’dan dışarı adım atmayanların Ankara’dakilerden, Konya’dan dışarı adım atmayanların Konya’dakilerden haberinin olmadığı; yaşadığı şehrin insanını bile kendine dert edinmeyen insanların yazılarıyla, şiirleriyle ulusal, uluslararası bir şöhrete kavuştuğu; şiirin insandan öne geçtiği, öykünün insandan daha çok sevildiği bir çelişkiyi yaşıyoruz. Ezberlediğimiz hangi şiir bizi adam etti; bırakın bizleri, şiirini ezberlediğimiz hangi adama benzediğimizde, biz hayatı anlamlı kılabilecek birer insan olabiliriz. Bu ülkede çok iyi şairler var, bu ülkede çok iyi edebiyatçılar var, bu ülkede çok iyi anlatıcılar var, bu ülkede çok iyi akademisyenler var, bu ülkede dünyanın dört bir yanını gezen, yazan gazeteciler var, bu ülkede gördüklerini anlatarak bizleri ağlatan yazarlar var; bu ülkede bizleri kuşandıracak bir tek adam yok ama...

Bulunduğu şehirden dışarı adım atanlara baktığımızda da, mevcut sayılarını korumayı bırakın, insanlarla tanış oldukça, kendilerine yakın olan insanların etraflarından uzaklaştıklarına tanık oluyoruz. Tanındıkça sayılarımızın artmasını sağlayacak ahlak üzerimizde yok; tanındıkça etrafımızdaki artışın bugünkü göstergesi, imtiyaz yolunun başını tutmuşluğumuzdur.

Gazeteci insanlığını meslekleştirmiştir, şair insanlığını meslekleştirmiştir, hocaefendi insanlığını meslekleştirmiştir, hakim insanlığını meslekleştirmiştir, savcı insanlığını meslekleştirmiştir, siyasetçi insanlığını meslekleştirmiştir; mesleklerimiz insanlığımızın önüne geçmiştir.

Vicdanlarımızın önüne hangi meslek bahanesi geçebilir?

Kendisine suç duyurusu yapılmadan bildiği, duyduğu, tanık olduğu haksızlıklar karşısında kılı kıpırdamayan savcı gibi, olaylar karşısında ilgi alanlarımızı kategorize eden katiller olduğumuzun farkında olmadığımızdan da değil, bu uykudan uyandıracak bir insanın olmasını da istemiyoruz; bizlerin bu ezberi bozması gerekiyor.

En keskin sözlerin kimseye faydası yok. Sesini yükselteni alkışlamak da bizim işimiz değil. Bir adım atmaya mecali olmayan insanların, seslerinin gür çıkması yeterince aldatıcı olmuştur. Bir halk partilinin cami düşkünlüğü kadar, vakit namazlarını camide kılmayan insanların mahyaları sorgulaması hiçbir zaman insanların ne yüreklerinde ne de zihinlerinde karşılık bulacaktır. Sanki benzer olaylar olsun da, kendimizi hatırlatalım bekleyişinde olan radikal dilin, sırıttığını da söylemeliyim.

Ne yapmalıyız?

Bu ülkede yaşadığımızın farkında olmalıyız.

Bu ülkede kim yanlış yapıyorsa, vatandaşlık haklarımızı kullanarak suç duyurusunda bulunmalıyız.

Bu milletin tek kuruşunu çalan-çırpan, zimmetine geçiren, sahte evrak düzenleyen her kim varsa, hırsızlığını yüzüne vurmalıyız.

Devleti yönetenlerin etnik kimliklerden (Türk, Kürt, Çerkez, Laz), inançlardan (Suni, Alevi, Suryani) elini çekmesini her platformda haykırmalıyız.

Sezai Karakoç Mona Roza tutkusunda bir Güney Doğu şiiri yazmalıdır, İsmet Özel felakete birlikte sürüklenmemizin yoluna düşmelidir; anladıklarımızı yaşama zamanı gelmiştir.

Atasoy Müftüoğlu’nun tanış olma çağrısını ötelediğimiz yeter. Daha birbirimizle tanış olmadan, hiçbir tanış olduğumuz düşünceyi yaşatamayız.

Kaçımız tanış olduğumuz arkadaşlarla, ailelerimizi tanıştırdık?

Kaçımızın çocukları, tanış olduklarımızın çocuklarıyla arkadaşlar?

Bizler daha birbirimizle bile kenetleşemedik… 11.10.2009

Önceki ve Sonraki Yazılar