1. YAZARLAR

  2. Ahmet Şükrü KILIÇ

  3. Aslında çok eğlenceli bir adamım ben!
Ahmet Şükrü KILIÇ

Ahmet Şükrü KILIÇ

Yazarın Tüm Yazıları >

Aslında çok eğlenceli bir adamım ben!

A+A-

Bu kez hiçbir yere dokunmayacağım. Biraz eğlenelim istiyorum. Aslında çok eğlenceli bir adamım ben. Elime düşmeye görsün dostlar! Yeter ki, eşref saatimde olayım. Doğanhisar deyimiyle puçulatırım insanı. Bazen kendimle bile dalga geçtiğim olur. Hepinize tavsiye ederim; insanların gözünde bazen aptallaşın, güldürün onları. Sonra da onların haline katıla katıla siz gülün. Bende öyle ne anılar var! Günü gelince aptallığıma gülenler, yıllar sonra kendi aptallıklarına kahredecekler. Bazıları için kırkıncı yılın dolmasını bekliyorum!

Lise yıllarındayım. İki arkadaşım aynı kıza zil zurna aşık. İkisi de benden mektup yazmamı istiyor. Kırmak olmaz. Her ikisine de aynı mektubu yazıyorum; “Senin sevgin ezelden ebede kadar yanan bir ateş; ben de onun etrafında dönen bir gecekelebeği gibiyim. Renklerin en parlağı bile senin aşkın kadar ışıklı olamaz. Sarı saçlı Maria’ya, mavi gözlü Lora’ya aşık olan ne söylerse söylesin, ben de Anadolu’nun siyah saçlı kızı ... aşığım” Daha uzun bir metin. Liseli gençlere sermaye olmasın diye devamını yazmayacağım. Bir romandan ezberlemiştim. Kendimiz için kullanmak nasip olmadı. Arkadaşlara canımız feda. Neyse, her ikisi de göndermiş mektubu. Kız da her ikisinin mektubunu bir diğerine göndermiş. Sonrası tufan... Benim cevabım hazır: “ Nereden bilebilirdim aynı kıza aşık olduğunuzu.”

Konya’ya ilk geldiğim yıl, Doğanhisar’dan arkadaşlar gelmiş. Akşam mercimek çorbası, bulgur pilavı pişiriyorum. Karınlarını doyuruyorum. Fuar zamanı. Biletler benden, içeri giriyoruz. Eğleniyoruz, geziyoruz-tozuyoruz. Çıkış zamanı, “Bir de çıkış bileti almayalım. Kapıya yaklaştığımızda, üç dediğimde hepimiz koşacağız tamam mı” diyorum. Bir, iki, üç. Koşarak çıkıyoruz kapıyı. Eve kadar tempoda bozulma yok. Bulgur şişme yapmış, hepsi yığılıyor… Bir kaç yıl sonra yine fuardayım. O günkü arkadaşlardan biriyle karşılaşıyorum. Evlenmiş, yanında hanımı var. Beni görünce gülüyor. Hanımına durumu anlatıyor. Bu kez, kendiliğinden hanımı düşüyor oltaya. “Ne, çıkışta da mı bilet alacağız” diyor. Ben, “Ne luzum var, çıkışta yine koşarak çıkarsınız. Zaten kalabalık, sizi farketmezler bile” diyorum. Arkadaşım da oyuna hazır. “Birlikte çıkalım” diyor. Kapıya yaklaştığımızda komut sırası arkadaşta. “Üç” diyor, fırlıyoruz dışarıya. Herkes bize bakıyor. Alaattin Tepesi’ne zor atıyoruz kendimizi. Üçümüzde gülüyoruz. Tabii ki, ikimizin gülüşü farklı. Sonrası… Yenge öğrendiğinde lafını esirgemiyor: “İkiniz de eşeksiniz” diyor.

Anadolu Dersanesi’ne gittiğim yıllar... Dersane çıkışlarında birinci sınıf lokantaların önünden geçerken, içeri girme hamleleri yapar, kapı önünde buyur eden garsonlara küçümser bakışlar fırlatır, burası bize göre değil tafralarıyla aynı oyunu diğer lokanta önlerinde de oynardık. Daha dün gibi sekiz arkadaş etliekmek yeme kararı aldığımız günü hatırlıyorum. Kararı uygulama aşamasına getirdiğimizde kimsede para olmadığı anlaşılmıştı. Yüz yirmi bin liram (şimdi 120 lira oldu) olduğunu söylemiştim, hepsinin gözleri açılmıştı. On bin lira eksiğimiz vardı. Sonunda paramız kadar etliekmek yemeğe karar verdik. Bolu Lokantası’nda karar kıldık. Ben lokanta girişinde en arkadaydım. Sıradan içeri girdiler, ben yoluma devam ettim. Arkama dönüp bakmadım bile. Bizimkiler üst kata çıkışlarında siparişlerini vermişler. Neden sonra benim yokluğumu farketmişler ama, yine de artniyet taşımamışlar. Sünnet olduğu üzere, yemekten önce ellerimi yıkamak için lavaboda olduğumu düşünmüşler. Yemekler yenmeye başlayıp, bitmeye yüz tuttuğunda anlamışlar dost kazığımı. Parasızlardı ya sözde, hepsinden paralar dökülmeye başlamış. Ertesi gün dersane kantininde ciddi yüz maskeleriyle karşıladılar beni. Selamımı almadılar. “Çocuklar kendimi affettirmek için sizlere tost ikram edeyim isterseniz” dediğimde, kahkaha tufanı sardı kantini...

Radyoculuk yaptığım yıllar, Hazım Uluşahin İş Merkezi’nin dördüncü katında büromuz vardı. Bir gün aynı katta, iki ayrı çaycının yan yana diafonlarını farkettim. Yüz yüze birleştirdim diafonları, bastım düğmelerine: “ Alo! Alo! Söyle, söyle kardeşim! Sen söyle, ne istiyorsun? Dalga mı geçiyorsun lan?” İki ayrı mekanik ses küfürleşmeye başladı. Düğmelerden elimi çekmemle kesildi sesleri. Bende uzun süren gülme krizi...

Konya Büyükşehir Belediyesi’ne sözleşmeli olarak başladığım ilk gündü. Basın bürosundakilerin hiç birini tanımıyorum. Telefon çaldı. Ben cevaplamaya başladım. Karşıdaki ses birim müdürünü soruyor. Adama laf anlatamıyorum. Benden müdürü bulmamı istiyor. Öğle arası, nereden bulacağım. Uzun uzadıya tartışıyoruz. Ağzıma geleni söylüyorum. “Sen laf anlamıyor musun, kim olursan ol, terbiyesizlik etme” diyor, yüzüne kapatıyorum telefonu. Arkadaşların hepsi meraklı gözlerle izliyor, hep bir ağızdan “Kim” olduğunu soruyorlar. “Teoman Rıza Güneri diye biriymiş” diyorum. Hepsinde el-kol hareketleri, çıldıracak gibiler. “Sen tanımıyor musun” diyorlar. Sakin bir ses tonuyla “Hayır” diyorum. “Ali Güneri’nin oğlu” diyor içlerinden biri. “O kim” diyorum. “Sen uzayda mı yaşıyorsun” diyor basın şefi. “Kimse kim, önce adam gibi konuşmayı öğrensin” diyorum. İçlerinden biri üzgün bir edayla “Senin bugün işine başlamadan son verirler” diyor. Bahsettiğim tarih 1994, daha Rıza Bey bakan olmamıştı. Aldırmaz bir tavırla “Umurumda bile değil” diyorum. Aylarca işime son verileceği günü bekliyorlar. Bu arada bir dokunulmazlık alanı oluşturuyorum kendime. Hala o arkadaşların biri hariç, hepsi telefonun karşısında kimsenin olmadığını bilmiyorlar!

Yine belediyede çalıştığım yıllar. Yine öğle arası. Arkadaşlarla büroda yemek yiyoruz. Yine telefon çalıyor. Telefonu kaldırıyorum, karşıda Genel Sekreter Yardımcısı Nurettin Kılıç var. Asker uğurlamaya gitmişler. Fotoğrafçı ve kameraman istiyor. “Hiç kimse yok” diyorum. Arkadaşlar durumdan memnun. Hepsini işten kurtarıyorum. Ama ısrar ediyor. Benim gelmemi istiyor. Dergiyle ilgilendiğimi, fotoğraf ve kameranın benim işim olmadığını söylüyorum. Ona da laf anlatamıyorum. “Kimi bulursan bul” diyor, kapatıyorum telefonu. Arkadaşların hepsi tedirgin. Peşi sıra telefon yine çalıyor. Bu kez Abdulhamid Kubbani kaldırıyor; “Emredersiniz başkanım, tamam başkanım “ diyor, kapatıyor telefonu. Nurettin Bey “Ahmet Şükrü orda beni beklesin, geliyorum” demiş. Arkadaşların hepsi bir anda büroyu boşaltıyorlar. Onların çıkışıyla birlikte her ikimiz de katıla katıla gülüyoruz. Abdulhamid anlamış numaramı, ikinci telefonda da karşıda kimse yok. Bu kez o devam ettiriyor senaryoyu. Biz Nurettin Kılıç’a kafa tutan adam oluyoruz. (2003)

https://twitter.com/ahmetsukrukilic

https://twitter.com/cafekulis

Önceki ve Sonraki Yazılar