1. YAZARLAR

  2. Ahmet Şükrü KILIÇ

  3. Allah belalarını versin...
Ahmet Şükrü KILIÇ

Ahmet Şükrü KILIÇ

Yazarın Tüm Yazıları >

Allah belalarını versin...

A+A-

Lisede edebiyat öğretmenimiz bir gün ‘unutamadığımız bir anıyı yazmamızı’ istemişti. Yaşadığım bir anı değildi belki, yaşamış gibi anlattığım bir Kızılışık hikayesiydi. Kızılışık denen bir mevki vardır Doğanhisar’da, orada Seyit Ahmet mezarlığı vardır. Uydurduğum hikayenin detaylarını çok fazla hatırlamıyorum; gecenin zifiri karanlığında Seyit Ahmet mezarlığından yükselen ışık hüzmesinin insanı ürperten kasvetli bir hikayesiydi.

Fasülye sulamaya giden bir çocuğun, kurumuş ekin başaklarına savrulan tırpan sesi dinlenme anında bile kulaklarını çınlatan, çelimsiz, bir o kadar da kolları kuvvetli ırgatı uzaktan görmesinin hikayesiydi.

Mısır püskülünü gazete kağıdına sarmış, çektiği sigara koru şavkı omzundaki tırpana yansıyan yorgun bir çiftçinin, mezar başında dinlenme hikayesiydi.

Edebiyat hocamız sınıfın huzurunda paylamadı, azar cümlelerini sıramın yanına gelerek kulağıma fısıldadı: “Bu hikayeyi nereden çaldın” dedi. “Hikayede kurduğun cümleler sana ait değil” dedi. Hiç savunmaya geçmedim, başımı yere de eğmedim, o bana baktı, ben de ona. “Benim öyle bir hikaye yazamayacağımı” söylemesi, gururumun okşanması için yeterdi.

Unutamayacağım bir anıyı yaşattı.

Unutamadığım gerçek bir anım var lise yıllarından, unutamadığım, unutmayacağım bir anım var elbette…

Müdür yardımcısı bir kız öğrenciyle girdi sınıfa. Hangi hocanın dersiydi hafızamı zorlasam da bir türlü hatırlayamıyorum. Bizim sınıfa kaydı yapılmış, sınıf arkadaşımız olacak biriydi.

Müdür yardımcısı sınıftan çıktıktan sonra, hocamız kız öğrenciye “Boş bir sıraya oturmasını” söyledi. Bakışlarıyla yer seçmeden ilk gözüne takılan, yanı boş olan bir kız öğrencinin yanına yöneldi. Kız öğrenci bir anda ayağa fırladı, “Asla yanıma oturtmam” dedi. Bir başka sıraya yöneldi, yine aynı tepkiyle karşılaştı.

Kızı hepimiz tanıyorduk. Yoksuldu. Babası annesinden ayrılmıştı. Belki de babası kızın kendisinden olduğuna inanmıyordu. Adı çıkmış bir kızdı. Adını çıkartmak için iştah kabartanlar, bir çocuğun adını koruyamamıştı.

Ayağa kalktım, hiç ses vermeden el işaretimle yanıma çağırdım. Geldi, oturdu.

Bir sonraki derste, bir arkadaki sıraya geçtim, artık bir başına oturduğu bir sırası vardı.

Sınıfta bir ben konuşuyordum. Hal-hatır soruyordum. Teneffüs aralarında kimsenin yanına gidemiyordu.  Aslında bütün erkekler konuşmak için can atıyordu. Okul dışında olsa, kimseye bırakılmayacak şehvetler sıraya dizilmeye hazırdı.

Önümde oturan kız, bir gün derste arkasına döndü. Bir şey söylemek istediğini anladım, yaklaştım. “Bana varsa vesikalık bir resmini verebilir misin” dedi. Gözlerimdeki sevgiyi hissettirdim ona. “Yanımda yok, veririm tabii ki” dedim. Çok mutlu oldu. Çocuktum belki ama büyük bir adam taşıyordum içimde.

Birkaç gün sonra intihar haberini aldık. Boğazına balgam tıkanmış diyenler de oldu başka şeyler söyleyenler de.  Belki de intihar değildi, hayvanların saldırısına uğradı, dosya kapatıldı. Sınıf gerçekten yasa boğuldu. Ben de boğmak istedim hepsini. Uzunca bir şiir yazdım. Kendimizle yüzleşen bir şiir... Salih Akıncı hocamızın dersinde bütün sınıfa okudum. Herkesin gözleri yere eğildi, hepsini seyreden bir çift göz benimdi.

Bir hafta sonra okul bahçesinde kız kardeşi geldi yanıma. O kadar sıcak bakıyordu ki; “Ablam, benim tek arkadaşım var, o da Ahmet demişti, senden resmini de istemiş” dedi.

Hiçbir şey söyleyemedim, boğazımda düğümlendi her şey. Okuldan çıktım. Oturdum yere. Okul bahçesinin duvarına yaslandım. İşte orada bıraktım kendimi. Göğsümde durduramadığım zelzeleler yaşadım. İntihar edecek biri değildi, Allah belalarını versin…

Önceki ve Sonraki Yazılar